Sadık Yalsızuçanlar

Mustafa Tatcı

Mustafa Tatcı

A
a

“Yunus Bir Doğan İdi, Kondu Taptuk Koluna”

 

 

 

 

Sadık Yalsızuçanlar

Mukaddes Mut

 

 

 

 

“Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez

Alimle davi kılar, veli değme göz görmez

İlm ile hikmet ile kimse ermez bu sırra

Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz”

 

 

Yunus Emre

 

 

 

 

 

 

Hocam Ümmi Sinan’ın yurdundayız. Vahib Ümmi, Sinan Ümmi gibi büyük bilgeler yatıyor burada, Elmalı’da. Ümmi ne demektir?

 

Ümmi, ümm kökünden geliyor. Ümm, anne demek. Ümmi, anaya mensup, anneye ait olan, anadan doğma anlamına gelir. Elmalı yöresinde yaşamış bilgelerin lakaplarında kullandıkları bir sıfat olarak karşımıza çıkıyor, ümmi. Abdulvahib Ümmi, Talip Ümmi, Eroğlu Ümmi, Sinan Ümmi gibi zatlar yaşamış burada. Bu tabi sadece okuma-yazma bilmeyen anlamında karşımıza çıkmıyor. Anneye mensup. Burada anne, nur-ı Muhammedi sırrından kinaye kullanılmış bir ifade. Dolayısıyla nur-ı Muhammedi’den tahsil görmüş, okumuş yani hakikati tahsil etmiş anlamında kullanılıyor. Tabi bu tasavvufta da bir gelenek. Hz. Peygamber’in ümmi olmasından dolayı, tasavvuf ehli kendisini ümmi olarak niteliyor.

 

Yani ‘Muhammedun ümmiyyun’ dendiği zaman ne anlayacağız?

 

Hakikati tahsil etmiş kişi. Kısaca böyle diyebiliriz.

 

Eren nedir?

 

Eren malum Türkçe bir kelime, ‘er’den geliyor. Er, eren nasıl ki vatanı için mücadele eden nefsini gerektiği zaman kurban eden, şehit eden ise er de eren de ondan kinaye ile nefsi ile mücadele eden bir kişi.

 

Derviş kime denir?

 

Derviş, yokluğa talip olana denir. Derviş, Farsça’da ‘kapı eşiği’ anlamına gelir. Eşikte olması için insanın eşiğe yatması lazım, eşikte yok olması lazım. Eşik, bir kapıdan içeriye girmeye vesile olduğuna gör, içeri hakikat kabul edilir, dışarı şeriat kabul edilir. Kulun, zahirden batına intikal ederken yok olması gerekir. Derviş yokluğa talip, yok olan kişi anlamında bir kelimedir.

 

 

 

(*) Gazi Üniversitesi

 

 

 

 

 

 

Yani derviş, kendi nefsinde ölerek Allah’ın ebedi Hayy niteliğinde sonsuz olarak dirilen kimsedir öyle mi?

 

Tabi, ilahi sıfat içeri girince yokluğa talip olunca, yoklukta var olunca hayy sıfatı ile var olunmuş olunuyor. Hay oluyor insan. Ayetel kürsüdeki ‘hayyul kayyum’ sırrına mazhar olduğunu ifade eder.

 

Anadolu’yu mayalayan pirler var. Bunların kimisine ‘abdal’ deniyor, abdal bir unvan, değil mi? Örneğin Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal’daki Abdal bir unvan?

 

Eyvallah... Ünvan ama manevi bir unvan. Abdal, kırklardan kinaye kullanılmış bir ifadedir. Kökü, ‘bedel’dir, Arapçada, ‘tebarüz eden, değişen’ demek. Nefsini ruha dönüştüren kişiye abdal denir. İbni Arabi ‘nin eserlerinde de abdal, kırklar anlamında kullanılmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra yaygınlaşan Rumeli abdalları tabiri de kırklardan kinaye kullanılmıştır. Dolayısıyla abdal, mana adamlarının ifadesidir.

 

Kamil insan kime denir?

 

Kamil insan, nefis merhalelerini tekmil edip, tamamlayıp, nefsini ruh etmiş insandır, kamil insan kısaca.

 

Nefsin merhaleleri derken neyi kastediyorsunuz?

 

Nefis merhaleleri malumunuz Kur’an’da geçer. Altı nefis merhalesinden bahsedilir. Ancak bu nefis merhalelerini tamamlayan bizi kemal sıfatı ile muttasıf olur. Bunlar iki surede isimlendirilmiştir. Şems ve Kıyamet surelerinde. Nefs-i emmare, nefs-i mülhimme, nefs-i mutmaine, nefs-i raziye diye adlandırılır. Mutasavvıflar bunu altı makamdan izah etmişlerdir. Nefs-i kamile ve nefs-i safiye diye isimlendirmişlerdir.

 

‘Allah’ın ilk yarattığı nurdur’ diye bir rivayet var. Bundan ne anlamalıyız?

 

Bir hadis söz konusu orada. Hz. Peygamber’den çeşitli rivayetlerle gelen, Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, aklımdır, kalemdir vs. diye devam eden bir hadis-i şerif var. Bu hadis-i şeriften öğrendiğimiz kadarıyla, Allahın ilk yarattığı nur, Hz. Peygamber’i yarattığı nurdur. ‘Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım…’ hadisinden anlaşılacağı gibi alem, onun hürmetine yaratılmıştır. Dolayısıyla bütün mahlukatta bu nurdan bir iz, bir nişan vardır. Bütün varlık nurdan ibarettir.

 

Veli kime denir?

 

Veli, dost demek. Cenab-ı Hakk’ın dostluğunu kazanmış insana veli denir. Cenab-ı Hakk’ın dostluğunu kazanmakla onun tevhit sırrına mazhar olmak demektir. Dolayısıyla veli, Cenab-ı Hakk’ın tevhit sırrını paylaştığı insandır.

 

İlahi hakikati en üst düzeyde idrak etmiş insanlar mı?

 

Tevhit sırrına mazhar olunca ilahi hakikati de bilmiş olması gerekir. Tevhit, birlemek demek. Cenab-ı Hakk’ın ‘Vahid’ olduğunu biliyoruz. Bunu anlama sırrı tevhittir. Cenab-ı Hakk’ın birliğini, bütün varlıkta bedenli-bedensiz bütün varlıkta anlamadır tevhit.

 

Bir bilge, ‘İlim Allah’ı tevhit etmektir’ diyor bunu nasıl anlamak lazım?

 

Bütün ilimlerden gaye, Cenab-ı Allah’ın ehadiyet ile anlatılmaya çalışılan birliğine ulaşmak, birlik sırrına vakıf olmaktır. Fakat bu bir, bizim anladığımız anlamda bir değil. Sonsuzluk içinde birliktir, sonsuzun bir içinde görünme olayıdır. Yunus Emre’nin ‘ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir/sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır’ derken kastettiği ilimde aslında ilim sahibinin açılmasından ibarettir. İlimle alem aynı kökten geliyor malumunuz, alem de alim de aynı kökten geliyor. İlim açıldığı zaman alem, alem açıldığı zaman ilim olur.

 

‘Anadolu mayası’ deyince ne anlıyorsunuz?

 

Tasavvuf kültüründe bir maye-i Muhammedi tabiri geçiyor. Bu, ruh-ı kutsiden kinayedir. Kamil insanların nefesidir kastedilen. O bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olan kemal ehli bir kişinin taşıdığı sır ile iç içedir. Maye-i Muhammedi, Peygamberlerden Hz. Muhammed’e, Hz. Peygamberden de, günümüze doğru kemal sıfatıyla donanmış insanlara geçerek gelmiştir. Ve bu maya sözle ve gözle insandan insana intikal eder.

 

Sözle nasıl intikal eder?

 

Mesela Yunus Emre’nin nefesleri gibi deyişler, ilhamın bir kategorisi olan, ilham-ı ilahi diyebileceğimiz kavram içinde değerlendirilebilir. Sözle böyle. Gözle ise mutasavvıfların nazar dediği şeydir. Hatta bu konuyla alakalı şöyle bir anekdot aktarabiliriz. Mehmet Tevfik Bosnevi Efendi var imiş yakın dönem mutasavvıflarından. Yolda giderken herhangi bir çocuk gördüğü zaman durup nazar edermiş. ‘Efendim ne yapıyorsun?’ diye sormuş günün birinde birisi. O da, ‘aşı yapıyorum, aşı’ demiş. Dolayısıyla maya, tabii ki, hamur mayasından, yoğurt mayasından anlaşılacağı gibi, bir şeyi kendisine dönüştüren şeydir. Bu insana inhisar edildiği zaman sözle ve gözle, bahsettiğimiz şekilde oluşan oldurulan bir şeydir. Yani maya, kemal sıfatlarının yaygın hale getirilmesidir. İnsandan insana aktarılması olayıdır. Nasrettin Hoca’yı da malum göle maya çalarken görmüşler. Ne yapıyorsun hocam, diye sorduklarında, maya çalıyorum, demiş. Tutmaz böyle bir şey mümkün değil, dediklerinde, ya tutarsa demiş. Tabii ki her insan bir deniz, bir göldür tabiri caizse. İnsanlar mayalandıkça sözle ve gözle kemal sıfatlarla donandıkça, çoğaldıkça güzel toplumlar oluşacaktır. Nasrettin Hoca’nın da özetle söylemek gerekirse toplumu bilinçlendirmek, kemale yöneltmek için bir cümbüşünden ibarettir.

 

Anadolu’yu ilk olarak hangi bilgeler mayalamıştır?

 

Malumunuz Anadolu fethedilirken Ahmet Yesevi hazretlerinin gönderdiği dervişler, Horasan erenleri tabir edilen dervişler tarafından mayalanmıştır. Anadolu’nun her köşesinde Horasan ereni kabri görülebilir. Bu zatlar, Ahmet Yesevi’nin veya onun yetiştirdiği halifelerin eğittiği kişilerdir. Bunlar, tabiri caizse başlarını koltuklarına alarak şehit olma arzusuyla yol çıkmış erenlerdir. Tabi ki Anadolu’nun fethinde toprak fethetme gayesi yok idi. Gönülleri fethetme gayesi vardı. Dolayısıyla bunlar, beldelerin fetihlerine değil gönüllerin fethine çıkmış insanlardır. Rumeli abdalları denilen kişiler, Ahmet Yesevi’nin bizim tarihimize birer hatırasıdır. Ve Anadolu esasen, Rumeli abdalları tarafından fethedilmiştir. Kılıçtan önce bunlar gönülleri fethetmişlerdir. Ve Anadolu’ya böyle girmişizdir. Elmalı’da bulunuyoruz şu anda. Elmalı’da Abdal Musa ve onun yetiştirdiği erenler menşei itibariyle Horasan erenlerindendir. Tabiri caizse Teke yöresi de Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa’nın kültürüyle donanmış yerlerdir.

 

Ümmi Sinan hazretleri kimdir? Onun buraya getirdiği şey nedir?

 

Elmalı yöresinde iki büyük irfan hocası var, demin bunlardan birini arz ettim. Bir tanesi Abdal Musa ve onun yetiştirdiği kişiler tarafından kurulmuş ocak. 14.yüzyılda Elmalı’ya gelmiş. Hacı Bektaş-ı Veli’nin yetiştirdiği, onun baş halifesi diyebileceğimiz bir kişidir. Bu zatın köyde kurmuş olduğu tekkede neşet etmiş olan bir irfan zemini, bir bilgelik damarı söz konusu. İzleri bugün de devam ediyor. Etkisi hala devam ediyor. İkinci bir irfan hocası daha var Elmalı’da. O da 1596 senesinde vefat etmiş olan Vahib Ümmi diye tanınan Halveti erenlerinden, Yiğitbaşı Ahmet Marmaravi hazretlerinin yetiştirdiği, Halvetiliğin orta koluna mensup bir eren tarafından ortaya konmuş bir ocak. Abdulvahib Ümmi, Eroğlu Nuri diye bir zat yetiştirmiş, o da Elmalı yöresinde bu irfan ocağını devam ettirmiş. Eroğlu Nuri, Abdulvahib Ümmi’nin yetiştirmiş olduğu 1600’lü yıllarda Elmalı’ya 20 km mesafedeki Alacadağ’da bir mevkide yaşamış ve cemale yürümüş bir zat.

Ümmi Sinan, bu zatın yetiştirdiği bir eren, Halveti erenlerinden. İki tane eseri var. Biri Manaların Merkezi isminde bir eser. Kutbu’l-Mana…İnsanların varlığa gelişiyle kendisini bilmesi olayını anlatan, tasavvufa giriş mahiyetinde küçük bir eserdir. İkincisi, Divan’ıdır. Divan’ı, Yunus Emre çizgisinde yazmış olduğu ikiyüz civarında nefesten oluşuyor. Bu ilahiler halk tarafından tanınıyor, okunuyor, yaşatılıyor. Bestelenmiş bazıları. Meclislerde bugün de okunan ilahiler. Ümmi Sinan hazretlerinin tabiî ki pek çok kişi yetiştirmiş ama bunlardan bir tanesi var ki, şöhreti Avrupa’ya kadar yayılmış, Adalar’a, Avrupa’ya kadar yayılmış bir er kişi, Niyazi Mısri. Mısri, büyük bir mutasavvıf. Hz. Mevlana, Yunus Emre, İbn Arabi çizgisinde ortaya koyduğu eserlerle, İbn Arabi’nin Türkçe versiyonu kabul edebileceğimiz bir büyük zat. Elmalı yöresi bu irfan ocağını yaklaşık 350 senelik bir dönemde yaşatmış. Bugün Elmalı’da pek izi kalmasa da Niyazi Mısri’de o irfan yaşatılıyor.

 

Niyazi Mısri hazretlerinin bilgelik ve edebiyat geleneğimizdeki yeri nedir?

 

Niyazi Mısri hazretleri, Türk tasavvuf geleneği içinde özel bir yere sahiptir. Zira onun ortaya koymuş olduğu Divan, bir tasavvuf ilmihalidir. Bundan şu anlaşılmalıdır. Bütün tasavvufi eserler, seyr-i sülukun bir boyutunu anlatır. Fakat Niyazi Mısri Divanı, seyr-i sülukun bütün veçhelerini anlatır. Dolayısıyla bir el kitabı gibidir tasavvufçular arasında tarih boyunca okutulmuş bir başucu kitabı gibidir. Bugün de okunmaya devam ediliyor. Bir özelliği en çok şiirlerin bestecisidir. Niyazi Mısri. İkincisi, basılmış divanlardan birisidir Türk edebiyat tarihinde. Bu, onun çok şöhretli olduğunu, yaygın bir şekilde okunduğunu gösteriyor. Yani eserleriyle bir halk eğitimcisi. Sadece tasavvufi yönü olan bir kişi değil, bir halk eğitimcisi. Tabi ki Niyazi Mısri de eserinde Yunus dilini kullanıyor. Bir beytinde, ‘Niyazi’nin dilinden Yunusdurur söyleyen/herkese bir can gerekir, Yunusdurur can bana’ diyor. Bu da Yunus’un bir dil kurucusu, bir mana dili kurucusu olduğunu gösterir. Zira Yunus Emre, Türkçemize mana elbisesi giydiren kişidir. Niyazi Mısri de bu mana elbisesini giydirmeye devam ediyor. Mısri tabi çok derinlikli bir şahsiyet. Aynı zamanda medrese tahsili gördüğü için kelimelerle oynayan, ilmin şahikasında dolaşan bir zat. İrfanından dolayı içten içe bir mana kazanıyor şiirleri, eğer doğru İslam’ı, doğru tasavvufu bilmek istiyorsak Niyazi Mısri’deki bu derinliği kavramak zorundayız.

 

Modernler açısından, özellikle modern dönem şairleri açısından Mısri’yi anlamak, onun dünyasından beslenmek nasıl mümkün olabilir?

 

Tabi arada bir dil engeli var. Bir sözlük ve sembolizm engeli. Tefekkür edilerek çözülebilecek bir dil problemi var.  Günümüzde tabi bu dili kaybettik biz. Çeşitli sebeplerle gelenekle aramızda bir yarılma oldu. Bu dili kaybettik. Yeniden bu dili inşa etmemiz lazım. Bu da modern tekniklerle olabilecek bir şeydir. Yani gençlerin bu dili çözmesi için görsel malzemeyle, roman, hikaye, şiir gibi iletişim ortamlarıyla yeniden gündeme getirip, yeni şerh denemeleri yapıp anlaşılır hale getirebiliriz. Nitekim Emine Işınsu hanım Niyazi Mısri’nin hayatını belgelerden hareketle romanlaştırdı. Gençler bu eserden istifade ediyorlar, okuyorlar benim gördüğüm kadarıyla.

 

Bu mayanın günümüzde Anadolu’daki durumu hakkında ne düşünürsünüz?

 

Demin de bahsettiğim gibi maya, insan-ı kamilden insan-ı kamile veya kemal sıfatıyla donanacak insan adaylarına aktarıla gelen ilahi sırdan kinayedir. Geçmişten günümüze doğru gelmektedir. Mevlana’lar, Yunus’lar hep bunun için mücadele etmişlerdir. İnsan yetiştirmeye çalışmışlardır. Benim mayadan anladığım budur. Günümüzde de, bundan sonraki dönemlerde de bu insan-ı kamiller, sahip oldukları irfan ve aşkın bilgiyi taşımışlardı,r taşıyacaklardır. Yani bunun sonu yoktur. Önemli olan insanın uyanması, bu bilince ulaşmasıdır.

 

Bu dile biraz nüfuz etmeye çalışalım dilerseniz, örneğin, ‘ete kemiği büründüm Yunus diye göründüm’den ne anlayacağız?

 

O beytin aslı ‘Eti derü büründüm/geldim size göründüm’ şeklindedir. Bunun tabi Mevlana ile ilgili kıssası var Yunus’un menakıbında. Hz. Mevlana’ya izafeten nakledilegelmiş sözlü gelenek. Ete kemiğe büründüm, diyor, tabii ki insan varlığının aslı Haktır, hakikattir. Çünkü Allah’ın nuru arzı ve semayı çepeçevre kuşatmıştır, kaplamıştır ayet-i kerimeye göre. Alemde kendi varlığından başka varlık yoktur ama tenezzül ettiğinde çeşitli sıfatlarda görünür. Biz de o görüntülerden ibaretiz. Varlığın hedefi insandır, insan-ı kamildir, insan-ı kamilin hedefi de Cenab-ı Hakkı anlamaktır, bilmektir, birliğine vakıf olmaktır. Hakkı arayan kişi haktadır. Ete kemiğe büründüm, geldim size göründüm veya Yunus diye göründüm ifadesinin arkasında da aslında suretim siyretimi temsil eder, siyretim haktır, hakikattir, haktadır. Biz bu varlığı da Hak’ta gark ettik, Hak denizinde yok ettik diye kısaca anlamlandırılabilir.

 

Yunus kimdir? Nerede, ne zaman yaşamıştır?

 

Tabii Yunusla alakalı tarihi bilgi ve belge çok az. Menkıbevi bilgiler var. Sözlü gelenekten yazılı geleneğe aktarılmış iki tane menkıbevi/destansı hayatı var Yunus’un. Birisi Bektaşi geleneğinden geliyor. O da mükemmel olarak Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi adlı eserde nakledilmiş. Uzun Firdevsi tarafından nakledilmiş. İkinci gelenek ise 18.yüzyılın başlarında yaşamış İstanbul’lu bir mutasavvıf olan İbrahim Has tarafından yazıya aktarılmış bir menakıpnameden geliyor. Hacı Bektaş Velayetnamesi’nin bize naklettiğine göre, Yunus Emre, çiftçilikle uğraşan, fakir, ehli iyali olan yani evli ve çocukları olan bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. İkinci rivayette İbrahim Has’ın rivayetinde ise medrese tahsili görmüş, okumuş hatta ismi verilmemekle beraber bir şehirde müftülük yapmış, önemli mevkilere gelmiş bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Her iki gelenekte de Yunus’un Taptuk Emre adlı bir erenden ders aldığı, seyr-i süluk çıkardığı, tasavvuf terbiyesi aldığı anlatılıyor. Bunun dışında 16. asır tezkerecilerinden Aşık Çelebi, Tezkire’sinde Yunus’tan bahsediyor. Yunus orada da okumamış, ‘hurufu heceyi tahsil etmek istediyse de bunda başarılı olamamış ve medreseyi terk etmiş, sonra aşk medresesinde tahsil görmüş’ biri olarak çıkıyor karşımıza. Daha sonraki dönemlerde Osmanlı eliti tarafından pek tenezzül edilmemiş Yunus’a.

Fakat sözlü gelenekte yaşamış. Mesela Elmalı’da yaşayan ve 1596 tarihinde vefat etmiş olan Vahib Ümmi tarafından yazılmış olan Divan’da şöyle bir beyit var;

‘Biz Yunusun sebakın evliyadan işittik/Gizli değil belliyiz şimdi zaman içinde’

Yani, biz Yunus Emre’nin divanını kendi hocamız tarafından tahsil ettik, okuduk, anlamaya çalıştık diyor. Vahib Ümmi çizgisinde yetişmiş Niyazi Mısri de, o geleneğe mensup olduğunu, Yunus Emre’nin kurduğu dili kullanmış olduğunu, böylece Niyazi Mısri de belirtmiş oluyor. Ben bunları çeşitli eserlerimde derledim, alt alta getirdim. Sözlü gelenekte Yunus Emre’ye atıfta bulunan pek çok kişi var. Bu günümüze kadar böyle devam edip geliyor.  Tabi bir şeyi unuttuk burada. Yunus, 13. asırda yaşamış yani İbn Arabi’nin 1240 yıllarında, Mevlana’nın 1273 yılında vefat ettiğini biliyoruz. Yunus da, Beyazıt Kütüphanesi’nde bulunan bir belgeye göre, 1320-21 senesinde vefat etmiş. Demek ki Mevlana vefat ettiğinde Yunus 33 yaşlarındaymış. Mevlana’yı da görmüş. Kısacası Yunus Emre, 13. asırda yaşamış büyük bir Türk mutasavvıf.

 

Yunus Emre gibi şahsiyetlerin Osmanlı medeniyetinin beslendiği değerler alanı açısından anlamı, önemi nedir?

 

Mevlana ve İbni Arabi’nin Osmanlı toplumunda irfanlarını kitapla, kitabi kültürle yaydıklarını görüyoruz. Yunus ise bilgeliği sözlü olarak yaymıştır. Bununda tek sebebi tabii ki dil. Yunus Türkçe söylemiş, Türkçe yazmış. Dolayısıyla Osmanlı’nın mayasında, Yunus, halkı, sözüyle sözlü kültürüyle beslemiş. Tabiri caizse bir yaygın eğitimci, bir ahlak eğitimcisi, bir aşk eğitimcisi denilebilir.

 

Aşk medresesi dediniz, aşk okulu nedir?

 

Aşk medresesinden kasıt, birinci derece mürşid-i kamilin bulunduğu mekandır, ortamdır, mürşid-i kamilin kendisidir, bir bina değildir. Sırası, masası, öğrencileri olan bir yer değildir. Bir kamil insanla gönül ilişkisidir. Aşk medresesinden kasıt budur. Mekansız, lamekan bir kavramdır bu.

 

Bu anlamda Hz. Mevlana ile Hz. Şems’in ilişkisini nasıl değerlendireceğiz?

 

Onlar da aşk medresesinin müderrisleridir. Mevlana olsun, onu yetiştiren Şems-i Tebrizi olsun aşk medresesinin müderrisleridir. Aşk medresesinin müderrisi, Çalap’tır Yunus Emre’ye göre. ‘Çalap müderris bize aşk hod medresesidir’ diyor. Çalap, Moğolca’dan ödünç aldığımız kelimelerden.Yunus’unda çok kullandığı bir kelime, Tanrı demek. Veya Hak kavramıyla karşılayabileceğimiz bir kavramdır. Zaten Aşık Çelebi de söylemiştir, aşk okulunda okumuştur diye.

 

Niyazi Mısri’nin kılavuzu, ‘zahiri ilim talebinden vazgeçmedikçe, ledün ilminin kapıları sana açılmaz’ diyor. Bundan ne anlamalıyız?

 

Niyazi Mısri daha çok, rüyasıyla hareket eden bir kişi malumunuz. Rüyasında Abdülkadir Geylani’nin söylediği bir ifade bu. ‘Zahir ilim talebinden vazgeçmedikçe hakikat kapıları sana açılmaz’ diyor manada. Bu, mutasavvıfların zahiri ilme karşı olduklarından değil, zahiri ilmin bir noktasından sonra hakikati arayan kişiye perde olacağından kaynaklanır. Niyazi Mısri de el-Ezher’de okumuş, önemli bir tedrisattan geçmiş, bir büyük müderris olmuş. Fakat elde ettiği bilgilerle yetinmemiş mutasavvıflardan. Dolayısıyla ilim kapıları, hakikat kapıları açılmayınca zahiri ilimlerden vazgeçmek, kitapları rafa kaldırmak zorunda kalmış. Ve daha sonra Anadolu’da Ümmi Sinan tarafından hakikat ilmine vakıf olmuş erenlerden bir tanesi.

 

Ballar balını bulmak ne demek?

 

Efendim malumunuz tasavvuf kültüründe bir sembolizm var. Bu sembolizmin kaynağı, alem-i misaldir. Bal da, deniz, derya, ırmak gibi kavramlar da tabiî ki hakikat aleminde mukabili olan, sembolik bir karşılığı olan hakikatlerden ibarettir. Bal, bu manada hakikati temsil eder. Bir yerde süzme bal olarak hakikati değerlendiriyor. Ballar balını bulmak’taki bal hakikattir. Her makamda dört kademe olduğunu düşünüyor Yunus. Dörtlü bir sistem var Türk tasavvufunda Ahmet Yesevi’den beri gelen. Dolayısıyla ballar balını bulmak, hakikatle derinleşmek, tevhid-i hakikiye vakıf olmak, vasıl olmak anlamında kullandığı bir ifade.

 

Dükkanım yağma olsun diyor, o dükkan neresidir?

 

Dükkan da beden anlamındadır, nefis veya can da diyebiliriz buna. Dükkanım yağma olsun derken tabiî ki bedenin mutlak yokluğu söz konusu değil. Nefsi bedenin, nefsi varlığın veya can denen emmarenin Hakka ait olduğunu anlama olayıdır, yani bilinçtir.

 

Assı ziyandan geçtim?

 

Evet, kardan ziyandan geçtim şeklinde de bir ifade var. Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun, tam söylemek gerekirse. Kar-ziyan, Cenab-ı Hakkın, Cemal ve Celal sıfatlarıdır. Ne zamanki insan tasavvuf yolunda cemali ve celali birlerse o zaman hakikate ulaşır. Çünkü ikilik yoktur hakikatte birlik vardır. Yunus’un söylediği kardan-ziyandan geçmekte tabi çok derin bir mevzu. Biliyorsunuz tasavvufta beyat diye bir kavram var biat veya beyat diye bir kavram var. Beyat alışveriş yapmak demek kar alışveriş biat eden bir derviş mürşidiyle veya bir insanı kâmille alışverişe girer. Bir şey verecek karşılında bir şey alacaktır. Zahiri âlemde nasıl karşılıksız bir şey alamıyorsak manevi âlemde de karşılıksız bir şey alamayız. Bir şey vermemiz lazımdır. O nedir? Vehmi benliktir, mutasavvıfların vereceği şey vehmi benliktir. ‘Al gider benden benliği, doldur içime senliği’ diyor. ‘Sen çıkarsan aradan kalır seni Yaradan’ diyor. Vereceksin ki alasın. Dolayısıyla beyatın hakikati alışveriştir. Alışverişte ne vardır? Kar ve zarar vardır. Hakikate talipler kar ve zarar düşünmezler. Varlıklarının tamamını Hakka verirler, yokluk bilincine ulaşırlar. Zaten tasavvufun tanımında yokluk bilincine ulaşmak, o noktada hakkın varlığıyla var olmak olayı gerçekleşecektir. 

 

İbn Arabî hazretleri, ‘sadakaların en büyüğü insanın bizzat kendisini tasadduk etmesidir’ diyor…

 

Evet, aynı dünyanın sözleri bunlar.

 

Fena kavramı bununla ilgili galiba?

 

Evet… Fena, yokluk demek biliyorsunuz. Fani, yok olan demek. Tasavvuf ehlinde mutlak yokluk yok. Yokluk bilinci var. O bilince ulaşınca fena denilen hal gerçekleşir. Çünkü varlığımız vehmidir. Müstakil bir varlık izafe etmeniz kendimize vehmidir. Bunun giderilmesi lazımdır. Tevhit olayı bunun giderilmesiyle alakalıdır. Tevhide ulaşan, vehmi benliğinden kurtulur soyunur, o noktada fenadan bekaya geçer. Yani kalıcılığa geçer ve Cenab-ı Hakkın samediyetine ulaşır. Samediyet bilincine ulaşır.

 

Yunus Emre’nin bir nutku var, “ben söylerem ben dinlerem/kimse dilim bilmez benim”. Burada söz ettiği dil nedir ve insanların halini dilini bilmemesinden ne anlamak gerekiyor?

 

Evet, Yunus’un, ‘ben bir acep ile geldim kimse halim bilmez benim/ben söylerem ben dinlerem kimse dilim bilmez benim’ dediği nokta vahdet noktası tabii. Ben bir acep ile geldim, diyor öncesinde. Bundaki il, makam karşılığıdır. Biliyorsunuz, ‘şeriat tarikat yoldur varana, hakikat marifet andan içeri’ diyor.  Dört makam söz konusudur insanın seyr-i sülukta geçireceği. Şeriattan tarikata, tarikattan marifete ve hakikate yükselinir. ‘İl’ derken, hakikati ifade etmiş oluyor Yunus, hakikatin sembolü. Bu makama yükselmeyen kişi onun halinden anlamayacaktır. Çünkü her makamın kendine göre hali vardır. O noktada hakikat ehlinin hali anlaşılamayacaktır. Ve burada Cenab-ı Hak diyor ki; ‘Ben, bana nafilelerle yaklaşan kulumun gören gözü, konuşan dili, yürüyen ayağı olurum.’ Bu durumda kul, devre dışı kalacaktır, nefsi varlığı yok olacaktır. Orada yürüyen, bakan, kılan Cenab-ı Hak olacaktır. Vahdet onda tecelli etmiş olacaktır. İşte, ‘ben söylerem ben dinlerem kimse dilim bilmez benim’, hakikat ifadeleridir. Buradaki ifadeler Yunus’un dilinden Cenab-ı Hak tarafından söylenmiştir. Yani görüntüde Yunus olsa bile söz Hakk’a aittir. Onun için kim anlayabilir bu sözleri? Hak ve Hakikate ulaşan anlayabilir. Orada ikilik olmayacağı, sen ben defteri dürüleceği için tabiri caizse kendinden kendine konuşur Cenab-ı Hak.

 

Yunus Emre’nin söz ettiği, ‘kimse dilim bilmez benim’ dediği dil, bizim bilgelik geleneğimizde, şairlerin söz ettiği ‘kuşdili’ midir bu,

 

‘Benim dilim kuşdilidir, benim ilim dost ilidir. Ben bülbülüm dost gülümdür bilin gülüm solmaz benim’ dediği kuşdili. Bu, malumunuz Kuran’da, ‘Biz Süleyman’a kuş dili öğrettik, matıku’t-tayrı öğrettik’ diye geçiyor. Demek ki Süleymanlık makamı kuşdilini çözme makamı olarak niteleniyor Kuran’da. Peki, nedir bu kuştan kasıt? Kuş, ehlullahtır, Allah dostu olmaktır, sembolik olarak. Burada kastedilen kuşlar da göçmen kuşlardır, her kuş değildir. Mutasavvıfların ehlullah olarak, Allah ehli olarak değerlendirdikleri kuşlar söz konusu ise bu göçmen kuşlardır.

 

Neden göçmen kuşlardır?

 

Nasıl ki göçmen kuşlar soğuk ülkeden sıcak ülkeye göçerlerse, Allah ehli kişiler de maddeden manaya, dıştan içe, zahirden batına göçmüşlerdir. İçte derinleşmişlerdir, içselleşmişlerdir. Bu yüzden göçmen kuş mecazı kullanılır. Kuşların yani Allah dostlarının dili de remzidir. Buradan hareket edecek olursak kuşdiliyle mutasavvıfların kendi aralarında makamsal olarak kullandıkları dil karşımıza çıkar. Olay budur. Niyazi Mısri’nin de ‘mantıku’t-tayr’a atıfları var birkaç beytinde. Yunus bunu Türkçeleştirmiş, kuşdili demiş. ‘Süleyman kuşdili bilir dediler/Süleyman var Süleyman’dan içeri’ diyor. Burada Süleyman, zahirdeki Süleyman değil. İçimizdeki, uyanmış veya uyanmamış bir makam olarak Süleymanlık makamından bahsediyor. Burada tabi meseleyi t iyi anlamak için Peygamberlerin her insanda gizli manevi bir makamı temsil ettiklerini bilmek lazım. Buradan hareket edecek olursak Süleymanlığın insanda tecelli etmesi, insanda varlığın çözümlenmesi olayıdır. Eşyanın o şahsa açılması olayıdır. Bu da kademe kademe olacaktır. Evvela insan insanı çözecektir. Bilahare insan hayvanat âlemini çözecektir, bitkiler âlemini çözecektir, maddeyi çözecektir. Yunus ta bir yerde bu kademeleri değerlendiriyor. ‘Aslı madende idik, kaygusuz gani idik’ diyor. Bizim aslımız madende diyor. Maddeye kadar inmiş ve oradan kendi aslını seyretmiş. Kısaca söylemek gerekirse kuşdili, varlığın bir insan-ı kâmil tarafından çözümlendiği noktadır.

 

Dört makamdan söz ettiniz, peki kırk kapı nedir?

 

Dört kapının kendi içinde onar tane tasnif edilmiş bölümleri var. İnce detayları var tabiri caizse. ‘Dört kapıdır, kırk makam, yüz altmış menzili var’ diyor bir yerde Yunus. Her kapı kırkar makam olduğuna göre dört kere kırk, yüz altmış eder. Demek ki yüz altmış menzil var. Burada edep ve erkân makamlarının, ilim ve irfan makamlarının detayları söz konusudur. Burada tek tek  saymak mümkün değil bunları. İlim sahibi olmak, hilm sahibi olmak, güzel ahlak sahibi olmak, yalan söylememek, gıybet yapmamak gibi detayları var. Hepsi alt alta gelince yüz altmış menzil ediyor. Yüz altmış menzili geçtikten sonra dört kapı bize açılacaktır onu demek istiyor.

 

Hümanizmle Yunus Emre’nin bir ilişkisi var mı? Hümanist olarak nitelenebilir mi?

 

Hümanizmi bir felsefi çerçeve içinde değerlendirecek olursak Yunus hümanist değildir. Yani Batılı bir felsefe çerçevesinde değerlendirecek olursak Yunus hümanist değildir. Ama insan sevgisi Yunusta yok mudur vardır. Hatta fazlasıyla vardır. Fakat Yunus felsefi manada hümanizmin felsefesi içinde değerlendirilecek bir kişi değil. Daha büyük bir kişi çünkü ‘Hakkı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir’ diyor. Batılı hümanizm tanrıtanımaz bir felsefe malumunuz. Kiliseye karşı başkaldıranların ortaya koyduğu bir sevgi anlayışı ve insanı ilahlaştıran bir anlayış. Yunus’ta böyle bir şey yok. İnsanın ilahlaştırılması, tanrı tanımama gibi bir şey yok. Bilakis bütün varlığı kucaklayan bir sevgi anlayışı var. Demin de arz ettiğim gibi, ‘Hakkı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir’ diyor. Hak nedir? Varlığın aslı. Görünen görünmeyen bütün varlığın aslıdır Hak. Dolayısıyla bunu topyekûn kucaklayan, ‘dağlar ile taşlar ile, seherlerde kuşlar ile’ bir bütün olarak kucaklayan bir Yunus var karşımızda. Bu manada hümanizm küçük gelir, dar gelir Yunusa. O hümanistlerden daha büyük bir sevgi anlayışına sahip. Zaten İslam mutasavvıfları, aşk kavramını Cenab-ı Hakkın bizzat kendisidir diye anlatırlar. Cenab-ı Hakkın bir adı da sevgidir, aşktır yani. Dolayısıyla Yunus’un sevmemesi, âşık olmaması gibi bir durum söz konusu olamaz.

 

Neden 13. yüzyılda yaşamış bir insan bugünün dünyasının yaşadığı krizler için bir referans olsun?

 

Mutasavvıfların ortaya koyduğu reçeteler, zaman ve mekân üstüdür. Her devri ihtiva eder, kapsar. Kuran nasıl zaman ve mekân üstü bir kitapsa Kuran’ın çizgisinde yetişmiş insanlarda Yunus’un bir yerde şöyle bir ifadesi var ; “Kuran kendisi olmuş, kendi Kuran içinde” insan-ı kâmili tarifi ediyor. Kuran kendisi olmuş. Kuran-ı natık kendi Kuran içinde. Kuran’ın hedeflediği insan, insan-ı kâmil, insan-ı kâmilin de sözleri Kuran’dır. O Kuran’ın dışında bir şey söyleyemez. Dolayısıyla kendi Kuran içinde. Ya da Kuran’ın tanımladığı bir insan haline gelmiş insan-ı kâmilin sunduğu reçeteler, zaman ve mekân üstüdür. Günümüzde ne tür problemler varsa onun karşılığı Yunus’ta ve onun çizgisinde yetişen Niyazi Mısri’de, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi büyük zatlarda vardır. Dolayısıyla her devirde kullanılabilecek, her devirde yararlanılabilecek görüşleri vardır Yunus’un.

 

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin teşekkülünde, kurumsallaşmasında, farklı alanlarda bir varlık ortaya koymasında, güzellik alanında, sanatta, iktisadi hayatta meyveler vermesinde sufi geleneğin, dergâhların nasıl bir işlevi olmuştur sizce? Nakşîliğe, Kadiriliğe, Halvetiliğe, Bektaşiliğe, Mevleviliğe baktığımız zaman, bu geleneklerin medeniyetimize zeminin oluşturma, o zemini besleme bakımından nasıl bir fonksiyonu vardır?

 

Bu tabi bir kitaplık cevabı olan bir soru. Bir kere tekke, dergâh, hankah denen kurumlarda insan yetiştiriliyor. Eğer yozlaşmamış şekliyle, gerçek işlevleri içinde değerlendirirsek bunlar birer insan-ı kâmil tezgahı. Oraya insanlar, Cenab-ı Hakk’ın da insanların da arzu ettiği insanlık noktasına ulaşmak için gelmişler ve bu ocaklarda kâmil insanlar yetişmiş. Kamil insan yetiştirmek için de bu mürşid-i kâmiller her türlü iletişim ortamını kullanmışlar. Güzel şeyleri kullanmışlar, musikiyi kullanmışlar, fütüvvet geleneğindeki bütün ahlaki ve insani değerleri kullanmışlar. Bir araç haline getirmişler. Dolayısıyla buralara sadece bir insan-ı kâmil fabrikası değil, estetik bilgi üreten, bilgelik ürüten, değerler üreten mekânlar olarak ta bakmak lazım. Türk musikisini, Türk resmini, Türk hat sanatını mesela Mevlevi kültürü olmadan düşünmek mümkün değildir. Bir tekke musikisini, Türk sanat musikisini veya halk musikimizi, Halveti geleneği olmadan düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla bunların bir estetik uzantısı var. Bir de ahlaki ve irfani kavramları en iyi şekilde hazmetmiş insan-ı kâmil yetiştirmiş bir mekân olarak ta değerlendirmek gerekir.

 

Halvetiliğin ayırt edici özelliği nedir? Diğer geleneklerle kıyaslandığında nasıl bir ayrıcalık göze çarpıyor?

 

Mevlevilik, Bektaşilik, Kadirilik, Rıfailik hiçbir tarikat geleneği diğerinden ne üstün ne de alçaktır, böyle bir şey söz konusu değildir. Fakat tabiri caizse Halvetilik medreseliyle okumamış kesimi buluşturan, ortada iki ayak üzerine yükselen bir tarikat olmuş gelenekte. Hem elit tabakaya hem halk tabakasına hitap eden bir gelenek ver Halvetilikte. Kurmuş oldukları adap, erkân ve gelenek bu şekilde ortaya çıkmış. Tarih boyunca böyle.

 

Bizim irfan tarihimiz içinde Niyazi Mısri ne ifade eder? 

 

Niyazi Mısri, Mevlana, İbn Arabî ve Yunus Emre’nin birleştiği noktadır, bileşkesidir yani. O tabiî ki aşk ve irfan hayatımızda anlaşılması zor olan İbn Arabî’yi anlamış, hazmetmiş, tabiri caizse yutmuş bir kişi. Hz. Mevlana’nın da bir aşk adamı olarak ortaya koyduğu, vaz ettiği bütün değerleri kısa ve öz biçimde ortaya koymuş bir insan. Ve bunları yaparken Yunus dilini kullanmış. Öz be öz Türkçeyi kullanmış bir kişi. Bu Niyazi Mısri’nin önemli bir vasfı. Çok önemli bir vasfı daha var o da şu : Niyazi Mısri çok telifleri olan bir kişi değil. Yani irili ufaklı otuzbeş eser ortaya koymuş, bir de Divan’ı var ama telifleriyle çok önemli bir kişi değil. Fakat Divanı çok önemlidir Niyazi Mısri’nin. Sebebi de Türk tasavvuf geleneğinde hiçbir Divan-ı İlahiyat seyr-i süluku yani mana yolculuğunu bir bütün olarak anlatmaz. Niyazi Mısri'nin Divan’ı bir bütün olarak anlatır. Yani orada manevi yolculuğun her türlü safahatı vardır. Dolayısıyla mutasavvıflar kendisinden sonra hatta kendi döneminde bile onun ortaya koymuş olduğu bu Divan-ı İlahiyat’ı bir ilmihal olarak değerlendirmişlerdir.  Özelliği budur eserinin. Bir de hiçbir tarikat gözetmeden Niyazi Mısri ortak kültür haline gelmiş, Divan’ı ortak bir kitap haline gelmiş, bir halk kitabı olmuştur..

 

Hz. Mevlana hangi burçtandır?

 

Hz. Pir, biliyorsunuz önceleri bir müderris. Yani kitabi ilimlere vakıf bir kişi idi. Sonra aşka yöneliyor, aşk okumaya çalışıyor ve irfandan aşka geçiyor. İbn Arabî’de mesela irfan hep başta olmuştur ama Yunus tamamen aşk ile irfana ulaşmış bir kişi. Hedef tabi irfani bilgidir fakat bunun malzemesi aşktır. Hz. Mevlana bunu sonradan elde ediyor Yunus bunu baştan elde ediyor.  İbn Arabî ise aşkı ikinci planda bırakmış irfanı öne almıştır. Ayırt edici vasıfları bunlardır.

 

Seyr-i süluk nedir?

 

Seyir, kullandığımız bir tabir, gezerek görerek gitme olayı. Süluk ta bir yoldan gitme demek. Bir meslekten gitme, bir meslek sahibi olma. Meslek süluk aynı kökten geliyor bir yoldan gitme demek. Bir usulü benimsemek demek. İkisi beraber olduğu zaman mana yolundan gitme, hem de seyretme anlamına geliyor. Bunu içselleştirmemiz lazım. Seyr-i süluk, içimizde iç dünyamızda, kendi hakikatlerimizi seyrederek derinleşme olayıdır. Bu tek başına olacak bir şey değil. Nasıl Peygamberler, Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla yetiştilerse, insanlar da vahye dayalı yetişmiş bir insan-ı kâmilin kılavuzluğunda seyr-i süluk çıkarabilirler. Mana yolculuğu yapabilirler. Yunus'tan örnek verecek olursak

Yunus bir doğan idi kondu Taptuk kuluna/Ava şikare geldi bu yuva kuşu değil’ diyor. Yani doğan dediği burada doğan kuşu, malum terbiyeye müsait bir kuş. Yunus bir doğan idi kondu Taptuk kuluna. Doğan kuşu terbiye edildikten sonra kolda taşınır av için. Taptuk Emre yanında terbiyeden geçti, şikara geldi, av avlamaya geldi bu yuva kuşu değil diyor. Serçe gibi güvercin gibi bir yuva kuşu değil. Yani zahit değil, hazırdan beslenen bir kuş değil. Bizzat avcı bir kuş, yetişen kuş, hikmet avcılığına geldi demek istiyor orada. Dolayısıyla konuyu biraz uzattık. Seyr-i süluk bir mana yolculuğudur. Aynı Yunus'un Taptuk Emre tarafından yetiştirilmesi gibi bir mana adamı tarafından kişinin kendi içinde derinleşmesi, içinde gizli olan hazineleri hikmetleri açığa çıkarma olayıdır.

 

Wıttgensteın, 'insanın filozofların sorunlarını çözmek için onlardan daha çılgın olması gerekir' diyor. Sufi geleneğe baktığımızda geleneğin doğasında böyle bir nitelik olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Tabii ki…Dervişlik çılgınlıktır. Aklın da aşılması, onu da kuşatan daha aşkın bir varlığa katılmaktır. Tabi konuşu veya malzemesi aşk olan bir yapıdan bahsediyoruz, tasavvuf malzemesi aşk olan bir gelenektir. Aşığın da aklı ve dini yoktur kısaca söylemek gerekirse. Yani çığır olacak tabi bir şeyi başarması için aşka yönelmesi gerekecek ve aşkta da aklı rafa kaldıracaktır. Sadece aklı değil, bütün varını yağmaya verecektir.

 

Bizim geleneksel şiirimizde sembolizm alanları var. Meyhane ve yüz sembolizmi…Özellikle meyhane sembolizmini kullanan bilge şairlerimizin nefeslerini anlamak bakımından da bir güçlükle karşı karşıyayız, ne dersiniz?

 

Tabi meyhane deyince yanında mey olacak, yanında saki olacak, humhane tabiri girecek işin içine. Belki de muğbeçe, mey dağıtan veya pir-i mugan tabirleri girecek. Diğer taraftan, meyin karşılığı aşk, meyhanenin karşılığı aşk dağıtılan yer, meyhaneci, aşk dağıtıcı, saki gibi değerlendirilecek. Bu çok temel sembollerden bir tanesi. Bunun dışında bazı mutasavvıf şairlerin ön plana çıkardıkları semboller var. Mesela ney. Ney sembolü Mevlana ile daha önce olmakla beraber yeniden gündeme gelmiştir. Bir kültürde dönüşmüş sembollerden birisi. Mesela Yunusta da var buna benzer su motifi dolap motifi. Mesela âşık Yunus’ta dolap motifi var. ‘Dolap niçin inilersin, derdim vardır inilerim’ diyor. Su dolabından bahsediyor. İnsanın devri, insanın tekâmülüyle alaka kuruyor su dolabıyla. Su dolab,ı tabiri caizse insanın manevi tekâmülünü soyutluyor. ‘Suyumu alçaktan çekerim dönüp yüksekten dökerim’ diyor. Burada ağlayan bir âşık motifi çiziyor. Bir başka yerde akan bir su, başka yerde nehir, deniz göl gibi semboller karşımıza çıkıyor. İbn Arabî’de de malum ayna motifi çok ön plandadır. Bütün bu sembollerin âlem-i misalde bir karşılığı vardır. O karşılıkları bilmediğimiz zaman söylenen meramı anlayamayız. O karşılıkları bildiğimiz zaman manevi değerlerini bildiğimiz zaman, âlem-i misaldeki değerlerini bildiğimiz zaman bunlar bize ayan beyan görünecektir. 

 

O zaman onlar hem müşahedelerden geliyor hem de o düzeneği çözmek için bizim ön bilgilere, ön okumalara ve ruhsal bir hazırlığa ihtiyacımız var? Yunus şiirlerini anlayabilmemiz bugün bizim açımızdan nasıl mümkün olacak?

 

Yunus’un, Niyazi Mısri'nin, Mevlana’nın kullanmış oldukları sembolleri tefekkür yoluyla bir noktaya kadar çözebiliriz. Mutlaka o ruhi tecrübeyi yaşamak lazım. Meramı tam olarak nedir diye çözmeye kalkarsak o ruhi tecrübeyi yaşamamız gerekiyor. Başka yolu yok. Onlara benzemeye çalışmak lazım, sık sık tefekkür etmek lazım, okuma faaliyetlerinde bulunmak lazım. Bir gün kendiliğinden çözülecektir.

 

Gelenek yeniden kuruluyor mu bu şekilde?

 

Gelenek aslında ölmüş değil. Mesela şiir yoluyla veya diğer estetik alanlar yönüyle günümüzde pek fazla icra edilmiyor zannedilse de başka başka alanlarda bunlar mutlaka yaşıyordur. Fakat neden olmasın? Çağdaş bir ifadeyle neden Yunus yeniden ortaya konmasın veya yeni Yunus’lar ortaya çıkmasın? Bu tabii ki mümkündür. Fakat hiçbir zaman unutmamak lazımdır ki sufilerin bu ilimleri başka şeylere dönüşerek günümüze intikal etmiştir. Mutlaka şiir vasıtasıyla intikal edecek diye bir şey yoktur. Romana dönüştürülebilir, hikâyeye dönüştürülebilir, medyada gösterilecek görsel bir malzemeye dönüştürülebilir. Bunlar bir şekilde yaşıyor ve yaşatılacaktır.

 

‘Malamat olmak’ diye bir tabir var Malatya’da hocam, bunun Melamilikle ilgisi var mıdır?

 

Tabi bu halka yansımış şekliyle rezil olmak rüsva olmak anlamında bir tabir. Melâmet. Esasında Kurani bir tabir bu. Maide suresinde yanılmıyorsam, 'Onlar kınayanların kınamasından korkmazlar' deniyor. Ve bu ayette de kınayanın kınamasından korkmayan insan, insan güzeli insanlar bazı vasıflarıyla söz konusu ediliyor. Mesela orada cihat kavramı geçiyor. Cihat içe dönük düşünüldüğünde mücahade kavramı çıkar. Melamiler mücahade ehlidirler. En önemli vasıfları bu. Nedir bu mücahade? İç ile, nefis ile savaş. Melami’nin bir numaralı vasfı, dışarıda düşman aramaması, en büyük düşmanı nefsi bilmesidir. Onlar düşmanı olmayan kişilerdir. O zaman bir tek düşman kalıyor nefis. Bununla mücadele eden kişilerdir. Bununla mücadele ederken de her türlü şekilciliği kırması gerekir. 17. asırda yaşadığını sandığım bir şair var Kul Nesimi. Bektaşi geleneğinde yetişmiş bir zat. 'Ben melâmet hırkasını kendim giydim eynime/ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne' diyor.   Melâmet hırkasını giymek diye bir tabir kullandı burada bu nedir? Böyle bir hırka yok. Terziden alınmış, dikilmiş, diktirilmiş böyle bir hırka yok. O zaman neyi kastediyor? Kendisine bağ olan, perde olan, gerek halktan gerek eşyadan gerek ibadetten kendisine perde olan her şeyi kırma olayıdır, yok etme olayıdır. Melami her türlü şekilciliği kıran, Hakka yönelen, Hak ile Hak olan kişidir. Bu bakımdan Melâmet tasavvufta zirvedir. Hatta İbn Arabî’nin ifadesiyle söylersek ‘Peygamberlikten sonra en yüce makamdır'. Aslında Melamilik diye bir tarikat var. Fakat melâmet ortak bir kültürdür, bir neşedir, bir neşvedir. Dolayısıyla Melami neşe diye bir tabird e kullanılıyor. Bütün tarikat ehli kişiler içerisinde Melami neşesine sahip kişiler de vardır. Bundan kasıt, demin arz ettiğim gibi şekilciliği kırmış kişilerdir. Her türlü bağdan kurtulmuş insanlardır. Mevlana’da Yunus’ta hepsinde vardır. Mesela Hz. Mevlana diyor ki; “’kır oğul zinciri, hür gez, hür konuş, yok mudur altından gümüşten kurtuluş?’. Birisi altına, gümüşe takılmış kalmıştır. Öbürü dünyevi saltanatlara, etiketlere takılmış kalmıştır. Bu takınılan her türlü şeyden arınma kurtulma faaliyetidir Melamilik.

 

 

1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Çelikhan'ın en önemli sorunu nedir?

duyurular DUYURULAR
arşiv HABER ARŞİVİ
sanalbasin.com üyesidir